|
ANASAYFA
|
|
![]() Reklamlarıınız arkadaş'ta değerlenir. |
|
Yaşar Atan
ÖFKESİ ÖRTÜLÜ EVRENSEL OZAN İlkin sevgili okurlarımızın yeniyılını en güzel dileklerle kutluyorum... Bu arada dünyamızda hiçbir çocuğun, büyüklerin sınırsız açlıklarına kurban edilmemelerini diliyor, Miguel Hernandez’den çevirdiğim “Soğan ve Ninni” şiirini sunuyorum sizlere bu ay... Çam sakızı çoban armağanı kabilinden... *** F. Garcia Lorca’nın çağdaşı ve yoldaşı, İspanyol ozanlarının en büyüklerinden biri sayılan evrensel ozan Miguel Hernandez, keçi çobanı olarak başladı yaşamına. Sonra da “çoban şair” olarak Madridli yazarlar arasında adını duyurdu. “Halkın Rüzgârı” adlı kitabında, İspanyol iç savaşının anlamını açıklamaya çalıştı. Franco yönetimi sırasında da, birçok kez tutuklanıp serbest bırakıldı. Bir keresinde ölüm cezasına çarptırıldı. Daha otuziki yaşındayken, 1942 yılında, mapusane koşullarına dayanamayıp öldü. Karısına, çocuğuna duyduğu aşkı; onuru çiğnenen bütün halklara karşı duyduğu aşkla bütünleştirdi. Bu evrensel aşk, onun şiirlerinin ve kısacık yaşamındaki yolculuğun en belirgin bir menzil fenerine dönüştü...
***
(Hernandez, „Soğan“ şiirini, mapusanedeyken yazdı. Karısı, yolladığı bir mektupta, yiyecek olarak yalnızca soğan ve ekmek bulabildiğini yazıyordu...)
SOĞAN ve NİNNİ
Soğan bir
buz yumağıdır,
katıdır yavrum, yoksul katığıdır. Senin gündüzlerinin ve benim gecelerimin. Soğuk, kara bir buz yumağıdır, açlık ve soğan, sonsuz ve yuvarlaktır.
Aç mı aç yavrum beşiğinde, uyuyor öylesine. Soğanın renksiz kanından, biraz içti mi doyuyor işte. Ama bu senin kanın yavrum, şeker buzuyla soğan ve açlık buzuyla karışık.
Bak, esmer güzeli annen, -bedeni bir ay parçası hani- eğilmiş beşiğinin üstüne, eriyor senin için damla damla. Sen de durma yavrum hep gülümse, emerken gıdık gıdık o ay damlalarını, işte böyle, her yemek vaktin geldiğinde.
Evimin sarıkuşu benim, gül gülebildiğince. Gözlerindeki o gülüş var ya, inan, güneşi o dünyanın. Öyle çok gül ki yavrum, seni hep öyle duysun yüreğim, duysun da sevinçten uçsun.
Çünkü o gülüşlerinle yavrum, inan aniden kanatlanıyorum. O gülüşlerin alıp götürüyor yalnızlığımı ve bu mapustan sıvışıp gidiyorum, o uçan dudaklarınla bir, ışıl ışıl yanan yüreğinle, ve cik cik öten o dilinle. . Boşuna değil gülüşlerin, o gülüşler nişanesi bir yenginin. Sen fethettin çünkü çiçekleri ve de bütün tarlakuşlarını, inan güneş bile kıskandı seni. Aşkımın geleceği oldun o yüzden ve de kanımın yarınları.
Titrerken ayakların ellerin ve açılıp kapanırken gözlerin, bak ne renkli bir yaşam var dışarda, hiç görülmedik şimdiye değin. Hele şu tarlakuşlarına ne dersin, o güzelim bedeninin üstünde, oynaşırlarken seke seke.
Çocukluğumdan uyandım ben, ama sen uyanma sakın. Biliyorum, sözlerim biraz buruk, ama sen gülmene bak yavrum, hep böyle beşiğinde ve sakla o gülüşlerini öylece, gıdık gıdık gösterirsin, hani zamanı gelince..
Öyle bir yaratıksın ki yavrum, onca yükseklerde uçan. Bedenin daha yeni doğmuş bir gökyüzü, koskocaman. Ah, senin ilk koşuya başladığın yer var ya, nasıl da dönmek isterdim oraya, anlatamam!..
Bak, sekizinci ayında gülüyorsun beş portakal çiçeğinle, beş tane minnacık kesicinle, beş dişinle yani, sanki yeni açmış beş yasemin çiçeğiyle.
Gün gelecek o dişlerin, öpücüklerine sınır olacak, ne zaman ki anladın bir silah. dişlerin, bir ateş başladığında yayılmaya hani dudaklarında senin ve her tarafında bedeninin.
Haydi, havalan çocuğum; o bir çift ay yumağına doğru hani, soğanla pörsümüş memelerine anneciğin. Artık doyduysan, isteme fazlasını Ve sorma yavrum, bilme en iyisi, bu olup bitenlerin nedenini..
(Çev.: Yaşar atan)
|
|