|
Yaşar |
|
![]() Reklamlarınız arkadaş'ta değerlenir. |
|
Sevim Akyürek / Arkeolog Türkiyeli ve İsviçreli Arkeologlar Sirkeli Höyüğü”nde Tarihe Işık Tutuyorlar
Sirkeli Höyük, Adana‘nın 40 km doğusunda, Ceyhan Nehri‘nin Nur Dağları‘na ( Misis Dağı) ulaştığı noktada yer almaktadır. 2011 yılı arkeolojik kazıları 18 Mart Universitesi öğretim üyesi Yrd Doc. Dr Ekin Kozal ile Bern Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr Mirko Novak başkanlığında yapıldı. Yapılan araştırmalar sadece Sirkeli Höyük‘ün tarihine değil, aynı zamanda üzerinde bulunduğu Kilikya Bölgesi‘nin tarihine de ışık tutacaktır. Türk arkeologların başkanlığında, Çanakkale Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr Ekin Kozal tarafından sürdürülen bu yılkı çalışmalar da, İsviçre'nin Bern Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mirko Novak”da yer aldı. Kozal ''Çalışmalarımızda Tunç ve Demir çağlarındaki yaşam ilişkileri üzerinde yoğunlaştık . Sirkeli Höyüğü, tarihsel olarak doğu Çukurova'nın en önemli yerleşim birimlerinden biridir. Ceyhan Nehri'nin kıyısında bulunan bu höyük, aynı zamanda ticari ve doğal yolların kesişme noktasında olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Tarihsel açıdan bölgedeki en büyük höyüklerden biri. Buradaki çalışmalarımızda, höyüğün insanlık tarihi açısından önemini ortaya koymaya çalışıyoruz.'' açıklamasını yaptı. Sirkeli Höyüğü'nü değerli kılan en önemli özelliklerden birinin de Anadolu'nun en eski Hitit kabartması olduğu belirtilen Hitit Kralı 2. Muwatalli'nin kaya üzerine yapılan rölyefi olduğunu dile getiren Kozal, '' 2011 yılı kazı çalışmalarında çok sayıda çanak, çömlek, pişirme kapları, tabak, erzak saklama kabı ve Helenistik döneme ait kadın heykelciği bulduk'' diye konuştu. Prof. Dr. Novak ise ''Çalışmalarımızın, bölgenin tarihine ışık tutacağına inanıyoruz'' dedi. Öte yandan, çalışmalarda gün ışığına çıkarılan tarihi eserlerin, yine ekiptekiler tarafından envantere kaydedildiği ve daha sonra Adana'daki müze yetkililerine teslim edileceği bildirildi. Sirkeli Höyük 300 × 400m büyüklüğünde ve 30m yüksekliğinde bir alan üzerine kurulmustur. Sirkeli Höyüğü’nde yerleşim, Kalkolitik Dönem‘den başlayarak (yaklaşık M.Ö. 5000‘den itibaren), Tunç (M.Ö. 3000–1200) ve Demir Çağları (M.Ö. 1200–300) boyunca, Roma Dönemi‘ne (M.S. 100) kadar devam etmiştir. Genel olarak, bütün bu buluntular, Sirkeli Höyük‘ğün, antik kaynaklardan bilinen bir ticaret ve kült kenti olan Lawazantiya (Asurca Lusanda, Yun. Loandos) olduğuna işaret etmektedir . Mısır firavunu II. Ramses ile dünyadaki en eski barış antlaşmasına imza atan Hitit kralı II. Hattušili‘nin (III. yaklaşık M.Ö. 1265–1236) eşi ve aşk tanrıçası Šawuška‘nın rahibinin kızı olan Hitit kraliçesi Puduḫepa, bu kentte doğup büyümüştür. Sirkeli Höyük‘teki ilk kazılar 1936 yılında J. Garstang tarafından, küçük çaplı bir araştırma niteliğinde gerçekleştirilmiştir. 1992 ve 1996 yılları arasında Münih Üniversitesi ve Bavyera Bilimler Akademisi tarafından B. Hrouda ve 1997 yılında Innsbruck Üniversitesi adına H. Ehringhaus başkanlığında kazı çalışmaları yürütülmüştür. Garstang, çalışmalarını beş küçük açmada yürütmüştür. Yeni dönem kazıları ise ana tepenin üst bölümlerinde ve aşağı şehrin kuzeydoğusunda kabartmaların bulunduğu kaya kütlesinin üst ve arka kesimlerinde, "Alan" adı verilen büyük açmalarda yoğunlaşmıştır. Sirkeli Höyüğü”nü önemli kılan, elde edilen bulgulara dayanarak Kilikya Bölgesi ile komşu bölgeler arasındaki kültürel ilişkileri incelemek ve proje kapsamında Sirkeli Höyük’te şehirciliğin gelişiminin de ele alınmasi amaçlanmaktadır . Ceyhan Nehri‘nin karşı yakasında bulunan, bir Ortaçağ Kalesi olan Yılan Kalesi, buradan geçen Bağdat demiryolu ve modern Otoyol, Sirkeli Höyük‘ten geçen bu tarihi yolun önemini de göstermektedir. Sirkeli Höyügü”nün üzerinde bulunduğu Kilikya Ovası her dönemde Anadolu , Kıbrıs ve Suriye üzerinden, Mezopotamya ve Mısır ile önemli ilişkilere sahipti. Bölgenin bu özelliği Kalkolitik Dönem‘den itibaren buluntulara yansımaktadır. Kalkolitik Dönem‘de bölgede bulunan seramik buluntuları, Kuzey Suriye ve Kuzey Mezopotamya‘yla benzerlik göstermekle beraber Orta Anadolu ile ilişkilidir. Bir kuzey Mezopotamya kültürü olan ‘Halaf Kültürü‘ ve onu takip eden ‘Ubaid Kültürü‘ Kilikya Bölgesi‘nde görülmektedir. Prof. Dr Mirko Novak 24 Mart 2011 de Bern Üniversitesinde 2011 Sirkelihöyük Kazıları hakkında bir sunum verdi. Mirko Novak, 12 Ocak 2012 tarihinde yine Bern Üniversitesi Hörsaal 114 de Suriye’de Bern Üniversitesi’nin uzun yıllardır kazı yaptığı Tell Halaf Höyüğ’ü hakkında seminer verecek. _______________________________________________________________
Mazi Dağlarının Anatanrıçası Arkeolog Cemal Özçelik Bir önceki sayımızda değişik toplumlarda görülen ve anatanrıçaya denk gelen Ma kavramının çeşitliliği ile Mezopotamya kavramının kaynakları üzerinde durmuştuk. Özellikle de Ma kavramından türeyen Mazi ve Maşu kavramlarını incelemştik. Ana ve onunla özdeş kabul edilen Güneş, Ay, su, ışık, ateş, yılan, ağaç gibi kavramların; çok yerde birbirlerinin yerine kullanılabildiğini söyleyebiliriz. Değişik halkların köken ve yaradılış mitoslarına baktığımızda, yukarıdaki öğelerin önemli bir yer kapladıklarını görürüz. Bu bağlamda belli coğrafik, astronomik ve kimi doğa olaylarına ilişkin olguların da bir birleriyle paralellik içinde ele alındıkları bilinmektedir. Eski paleolitik devirlere kadar uzanan bir zaman dilimi içinde insanoğlu sürekli bir kimlik krizi içinde bulmuştur kendisini. Kendi yaşantısına dair çok az şeyi hafızasında biriktirip gelecek kuşaklara iletebildiği için, her zaman ‚‘‘Ben kimim‘‘ sorusuna yeterince açık bir yanıt verememiştir. Sadece genel olarak insanlığa dair köken meselesinde değil, en küçük toplumsal birim olan ailenin kökenine dair bile rivayetler çeşitlilik kazanmıştır. Teknolojinin, iletişimin hızla geliştiği günümüzün post modern toplumunda bile insanlar hala köylerinin, aşiretlerinin kökenini merak edip hummalı bir uğraşın içine girmişlerdir. Toplum atomize olduğu oranda, daha dar kapsamda ‚‘‘Ben kimim‘‘ sorunuyla uğraşmaktadır. On binlerce yıl önce, insanlığın daha geniş kapsamlı köken sorunlarıyla uğraştığını görmek oldukça şaşırtıcı. Sadece kendi klanlarının değil, tüm insanlığın ve doğada mevcut bulunan tüm nesnelerin varoluşsal sorunlarına kafa yormuşlardır. Belki de günümüz insanının elinde hazır kalıplar, şablon gibi dinsel veya ideolojik yanıtları olduğu için, bu tür şeyleri kendisine daha fazla dert edinmemektedir. Kökenin doğuşla, doğuşun da anayla bağlantısı kavranmaya başlandığından itibaren çeşitli insan toplulukları en eski ana, insanlığın ataanası üzerinde kafa yormaya başlamışlardır. Hayal dünyaları geniş olmakla birlikte, daha somut düşünme eğilimi ağır basmaktaydı eski çağlarda. Dolayısıyla bulmaya çalıştıkları bu ana figürünü daha çok doğada aramışlardır. Gök yüzündeki yıldız kümelenmelerini, taşın, ağacın, dağ veya dağ silsilelerinin doğal yollardan aldıkları şekillerde ana tanrıçayı görmek istemişlerdir. Şekil olarak kadını andıran coğrafik özellikleri kutsamış, oraları ziyaret yeri haline getirmiştir. Ana tanrıçanın yurdu olan Mazi Dağı‘nda karşılaştığımız coğrafik bir şekil, bizlere kucağında coçuğunu, karnında bebeğini taşıyan anatanrıçayı andırmaktadır(Resim 1).
Dağ silsilesinden oluşan bu ana tanrıça figürünün başı daha ziyade bir reptilin(sürüngenin) başını andırıyor. Özellikle Sümerlede yaygın olan sürüngen başlı ve kucağında, bazen de karnında çocuk taşıyan kadın heykellerinin kaynağı hep merak konusu olmuştur. Kadın başlarının neden sürüngen başı biçiminde yapıldığı çözülemeyen bir bulmacaydı. Şimdi acaba bu heykelciklerin bu dağda(veya bunun gibi diğer coğrafik öğelerde) yansıyan ana figürüyle bir bağlantısı var mı diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tanrıça görünümlü dağın boynuna takılmış kolyesi ise muhteşem bir görünüm arz ediyor. Bu obje, onu bir anadan kadına, daha doğrusu kadınsı, dişi bir varlığa dönüştürüyor. Gögüs uçlarının da belirgin yapılması, onun hem anaç(emzirebilmesi için), hem de cazibeli kılıyor. Vücudun alt ve üst beden şeklinde bir kemer aracılığıyla ikiye bölündüğünü görüyoruz. Vagina kısmı ise oldukça belirgindir. Ana rahminde yer alan yumurtaya gelince.. Geçen sayıda varlığın kaos halinde tohum veya yumurtadan geldiğine inanan halklardan bahsetmiştik. Afrikalı Dogon kabileleri, yumurtanın/tohumun 7 ışın halinde kabuklarını kırarak açıldığına inanırlar. İşin ilginç tarafı, anadan oluşan bu yumurta, açılıp yayıldığında ananın şeklini alır. Yani özünde ana da yumurtanın kendisidir. Günümüzde ‘’tavuk mu yumurtadan oluşur, yoksa yumurta mı tavuktan’’ sorununun aynısıyla karşı karşıyayız. Oysa bu soruyu bir ikilem şeklinde değil de, bir bütünlük halinde ele almak gerek. İkisi sonsuz bir döngü içinde bir birine dönüşür. Dogonların büyük büyük annesi Amma’nın doğurarak yarattığını bir önceki sayıda vurgulamıştık. Bu anlayış Sümerlerde de hakim. Ancak doğurma olayını mekanik tarzda algılamamak gerek. Amma, genişleyerek doğurur, yaratır. Başka bir deyimle çoğalır. Amma genişlyerek çoğaldığı için de, tohumun, yumurtanın kendisidir. Başlangıçta bir tohum, yumurta biçimindedir. Yarılıp yayılarak genişler ve bu anlamda doğurup yaratır. Bu düşünce tarzı, modern fizikteki büyük patlama(Big Bang) teorisine de denk düşmektedir. Patlamayla birlikte genişleyerek yayılan bir evren modeli sözkonusudur. Evren belli bir zaman diliminde öyle büzülür ki, bir topaç kadar küçük, ama ölçülemeyecek kadar ağır ve yoğun bir konuma gelir. İşte bu yumurtayı andıran topaç, yoğunlaşmanın en üst sınırına dayandığında, patlamaya başlar. Bu, Big Bang anıdır. Ondan sonra da evren sürekli gelişip yayılmaya başlar. Yayılmanın son sınırına dayandığında ise, tekrar büzülme ve içe kapanma devri başlar. Taki yumurta biçimindeki topaç görünümüne kavuşana dek. Ana tanrıça ile tohum veya yumurta arasındaki ilişkiyi, evrenin yoğunlaşıp topaç haline geldiği şekliyle, patladıktan sonraki yayılmış şekli arasındaki ilişkiye benzetmek mümkün. Hangisinin diğerinden doğduğu görecelidir. Topaç evreni doğurur, evrense tekrar topaça dönüşür. Ve bu bir döngü halinde birbirini izler. Zaten , bir çok halkın mitolojisine göre tanrıçanın doğum yapmasının, onun kendi kendisini doğurması anlamına da geldiğini önceden ifade etmiştim. Keza Hintlilerde yılanlara bu bağlamda bir kutsallık ve bilgelik atfedildiğini de belirtmekte yarar var. Hint mitolojisine göre, yaratıcı tanrı, kobranın ağzından çıkan bir yumurtadan çıkar. Burada doğuş ve ölüm, sadece maddenin şekil değiştirmesi, bir durudan başka bir duruma geçişiyle özdeştir. Gerçek anlamda ölüm ve yok oluş sözkonusu değildir. Amma’nın iki kısma ayrılması, birin iki olmasıdır. İki, birden oluşur ve bu bağlamda bir ile iki özdeştir. İki, birin değişik variyantlarıdır. Düalizmdeki monizm, ya da monizmdeki düalizm de diyebiliriz buna. Bir ile ikinin toplamından ise üç oluşur. Bu yüzden bir çok toplumda üç sayısına kutsal özellikller atfedilir. Eski Mısırlıların Güneş tanrısı Re de, yumurta biçimindeki güneşin içinden parlar. Tanrı Re, Güneş enerjisini(Shu veya Şu) uyanık tutarak, hayata sunulan bir nimet olan yumurtayı, yani Güneşi canlı tutar. (Buradaki Şu’yu, Hititlerdeki Şui-Güneş tanrısı- ile de kıyaslayabiliriz. Bu şekilde bir paralellik olduğunu söylemek mümkün). Bu inancın izlerini daha sonraki kimi büyük dinlerde de bulmak mümkün. Örneğin Hz. İsa’nın dirilme/göğe çıkma bayramı, Ostern adı altında yumurta bayramı biçiminde kutlanılmaktadır. Yumurta, İsa’nın şahsında insanlığın yeniden doğuşu ve doğanın yeniden canlanmasını, tazelenmesini sembolize eder. İnsanoğlu, işin gerçeği, zaten yumurtadan doğar. Ancak insan embriyosunun içinden çıktığı yumurta gözle görülmemektedir. İnsanlar binlerce yıl boyunca, çeşitli yaratıkların(kuşlar, sürüngenler v.b.) yumurtayla ilişkilerini gözlemleyerek, bunun insanla da bağlantılı olabileceği sonucuna varmıştır muhtemelen. Dogonlar, yeryüzündeki her şeyin kaynağı olarak gördüğü yumurtayı, göklerdeki gezegenlerin yeryüzündeki izdüşümü olarak algılamışlardır. Özellikle de Sirus yıldızı bunda önemli bir rol oynamaktadır. Hatta mitolojilerde geçen Güneşin, daha ziyade Sirus yıldızı olarak düşünüldüğünü söylemek mümkün. Sirus, birbirinin ekseninde dolaşan bir çift yıldızdır. Daha sonraki yıllarda, modern gözlem araçları sayesinde, çıplak gözle görülemeyen bir gezegenin daha bu eksende dolandığı keşfedilmiştir. Bu yüzden bunlara Sirus A, B ve C isimleri verilmiştir. Sirus, bu bağlamda ‘’Göğün göbeği’’ni teşkil etmektedir. Yeryüzündeki her şey buradan idare edilir. Sirus yıldızları da tıpkı yumurta gibi 7 titreşime, yani 7 ışığa sahiptir. Sirus A, Sirus B’den hacimce daha büyüktür, ancak sirus B daha ağırdır. Sirus A, adeta anatanrıçaya denk gelirken, Sirus B, karnındaki yumurtaya, yani bebeğe denk gelmektedir. Acaba Sirus C de, tanrıçanın kuçağındaki çocukla mı özdeş diye sormak istiyorum.
Mazi Dağındaki anatanrıça figürünün de 7 ışın gibi dışa doğru yayılan
çıkıntılarının olduğu görülmektedir. Dağın karşısında ve çaprazında
bulunan başka bir figür de, bize yine anatanrıça ile yumurta ilişkisini
göstermektedir.(Resim 2) . Bu resimde, yuvarlak bir çerçeve içindeki portre şeklinde oluşturulmuş bir kadın figürüne rastlamaktayız. Mazi’nin, mitolojik Maşu dağıyla ilgili olabileceğini bir önceki sayıda vurgulamıştım. Kimi arkrolog ve filologlar Maşu’nin ‘’ikiz dağ’’ anlamına geldiği kanaatindedirler. Ma’nın anatanrıçanın ismi olduğu bilinmektedir. Hitit hiyeroglif yazılarında ‘’Dağ’’ kavramının bir kadın figürüyle yansıtıldığını görmekteyiz. Bu da anatanrıçanın kimi eski halklar tarafından tıpkı Güneş, Ay, su, v.b.’inde olduğu gibi, dağla da eş anlamlı kabul edildiğini göstermektedir. Bu çerçevede ‘’İkiz Dağ’’ı, ‘’İkiz tanrıça’’ olarak okumak da mümkün. Şu’nun ‘’Zo’’ya yakınlığı ilginç. Kürtçede Zo, zaten ikiz demek. Mazi, bu durumda bir nevi ‘’Mazo’’ ile de bağlantılı sayılabilir. Coğrafik yapıların isimlerindeki bu çeşitlilik ve çok anlamlılık, hem tek tek dillerin zenginliği ve çok yönlülüğüyle ilintili, hem de, bölgenin ard arda farklı dil ve kültürlere sahip halklar arasında el değiştirmesyle ilintilidir. Dolayısıyla sunduğumuz bu iki örnek de, bir nevi bir birlerinin ikizidirler. ________________________________________________________________ İki film ve seyircisi
Çağdaş Günerbüyük
Sinemacılar,
eleştirmenler, birçok farklı açıdan filmleri değerlendiriyorlar da,
izleyicinin yaptığı değerlendirme yine de her seferinde daha ilginç
başka ayrıntılara dikkat çekiyor. ______________________________________________________________ Yaşar Atan’a mektup Sennur Sezer Merhaba Sevgili Kardeşim Yaşar Atan,
|
İdam edilen ‘asli unsurun’ hikayesi sahnede
OSMANLI ordusunda binbaşı olarak görev yapan Hasan Hayri Kangozade’nin Cumhuriyetin kurucu meclisinde mebus olarak görev alır. Mecliste Lozan heyetine yaptığı Kürtçe konuşmasında Hasan Hayri, Kürtlerin azınlık olmadıklarını, cumhuriyetin asli kurucuları olduklarını, yani Kürtlerin bu cumhuriyetin ortağı ve sahibi olduklarından bahseder. Sonrasında 1925 yılında Elazığ’da Mecliste Kürt kıyafetleri giyip konuşma yapmasının ardından kılık kıyafet kanununa muhalefet ve Şeyh Sait isyanına katıldığı gerekçesi ile idam edilir. Cumhuriyetin kuruluşunda Kürtlere verilen sözler ve ardından Lozan Konferansı’ndan sonra çoğulcu cumhuriyetin nasıl tek millet, tek dil anlayışı ile inkarcı bir sisteme dönüştüğünü anlatıyor. ‘Kayo Mıxenet’, Cumhuriyet Kurucu Meclis Mebusu Hasan Hayri Kangozade’nin gerçek hayat hikayesinden yola çıkarak dönemin meclis tutanaklarına dayanarak hazırlanmış. Oyunda Kürtçenin Zazaca lehçesi kullanılmakta, ancak Türkçe üst yazı mevcut. Ayrıca oyunun bazı yerlerinde döneme uygun sinevizyon görüntüleri kullanılıyor. Hasan Hayri Kangozade’yi Alişan Önlü’nün canlandırdığı ‘Kayo Mıxenet’ 6 Ocakta saat 20.00’de Seyri Mesel Sahnesinde. Oyun ayın 11’inde Tunceli Kültür Sarayında, 14’ünde Diyarbakır Cegerxwin Kültür Merkezinde sahne alacak
|