ANASAYFA
Manşet
Toplum-Yaşam
Entegrasyon
Kadın
Gençlık
Bilim-Teknik
Spor
Kültür-Sanat
Mizah
Sağlık
Okur köşesi
Künye
İlan Fiyatları
Linkler
E-Posta

Önceki Sayılar

______________
KÖŞE YAZILARI
______________
  arkadaş`dan
______________

Dünyaya Bakış

Fuat Akyürek
__________________
Bilimin içinden
Ergün Özalp
_____________________
Güncel
A.Haydar Sancar

_____________________

Yaşar
ATAN




_____________________

E-Mail:
arkadasim04@yahoo.de

_____________________

Reklamlarınız arkadaş'ta değerlenir.

 

 Sevim Akyürek / Arkeolog

Türkiyeli ve İsviçreli Arkeologlar

Sirkeli Höyüğü”nde Tarihe Işık Tutuyorlar

Sirkeli Höyük, Adana‘nın 40 km doğusunda, Ceyhan Nehri‘nin  Nur Dağları‘na ( Misis Dağı) ulaştığı noktada yer almaktadır. 2011 yılı  arkeolojik kazıları 18 Mart Universitesi öğretim üyesi Yrd Doc. Dr Ekin  Kozal  ile Bern Üniversitesi öğretim üyesi  Prof. Dr Mirko Novak  başkanlığında yapıldı. Yapılan araştırmalar sadece  Sirkeli Höyük‘ün tarihine değil, aynı zamanda üzerinde bulunduğu  Kilikya Bölgesi‘nin tarihine de ışık tutacaktır.

Türk arkeologların başkanlığında, Çanakkale Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr  Ekin Kozal tarafından sürdürülen bu yılkı çalışmalar da, İsviçre'nin Bern Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mirko Novak”da yer aldı. Kozal ''Çalışmalarımızda Tunç ve Demir çağlarındaki yaşam ilişkileri üzerinde yoğunlaştık . Sirkeli Höyüğü, tarihsel olarak doğu Çukurova'nın en önemli yerleşim birimlerinden biridir. Ceyhan Nehri'nin kıyısında bulunan bu höyük, aynı zamanda ticari ve doğal yolların kesişme noktasında olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Tarihsel açıdan bölgedeki en büyük höyüklerden biri. Buradaki çalışmalarımızda, höyüğün insanlık tarihi açısından önemini ortaya koymaya çalışıyoruz.'' açıklamasını yaptı.

Sirkeli Höyüğü'nü değerli kılan en önemli özelliklerden birinin de Anadolu'nun en eski Hitit kabartması olduğu belirtilen Hitit Kralı 2. Muwatalli'nin kaya üzerine yapılan rölyefi olduğunu dile getiren Kozal, '' 2011 yılı kazı çalışmalarında çok sayıda çanak, çömlek, pişirme kapları, tabak, erzak saklama kabı ve Helenistik döneme ait kadın heykelciği bulduk'' diye konuştu.

 Prof. Dr. Novak ise ''Çalışmalarımızın, bölgenin tarihine ışık tutacağına inanıyoruz'' dedi. Öte yandan, çalışmalarda gün ışığına çıkarılan tarihi eserlerin, yine ekiptekiler tarafından envantere kaydedildiği ve daha sonra Adana'daki müze yetkililerine teslim edileceği bildirildi.

Sirkeli Höyük 300 × 400m büyüklüğünde ve 30m yüksekliğinde bir alan üzerine kurulmustur. Sirkeli Höyüğü’nde  yerleşim, Kalkolitik Dönem‘den başlayarak  (yaklaşık M.Ö. 5000‘den itibaren), Tunç (M.Ö. 3000–1200) ve Demir Çağları (M.Ö. 1200–300) boyunca, Roma Dönemi‘ne (M.S. 100) kadar  devam etmiştir. Genel olarak, bütün bu buluntular, Sirkeli Höyük‘ğün, antik kaynaklardan bilinen bir ticaret ve kült kenti olan Lawazantiya  (Asurca  Lusanda, Yun. Loandos) olduğuna işaret etmektedir . Mısır firavunu II. Ramses ile dünyadaki en eski barış antlaşmasına imza atan Hitit kralı II. Hattušili‘nin (III. yaklaşık M.Ö. 1265–1236) eşi ve aşk tanrıçası Šawuška‘nın rahibinin kızı olan Hitit kraliçesi Puduepa, bu kentte doğup büyümüştür.

Sirkeli Höyük‘teki ilk kazılar 1936 yılında J. Garstang tarafından, küçük çaplı bir araştırma niteliğinde gerçekleştirilmiştir. 1992 ve 1996 yılları arasında Münih Üniversitesi ve Bavyera Bilimler Akademisi tarafından B. Hrouda ve 1997 yılında Innsbruck Üniversitesi adına H. Ehringhaus başkanlığında kazı çalışmaları yürütülmüştür. Garstang, çalışmalarını beş küçük açmada yürütmüştür. Yeni dönem kazıları ise ana tepenin üst bölümlerinde ve aşağı şehrin kuzeydoğusunda kabartmaların bulunduğu kaya kütlesinin üst ve arka kesimlerinde, "Alan" adı verilen büyük açmalarda yoğunlaşmıştır.

Sirkeli Höyüğü”nü önemli kılan, elde edilen bulgulara dayanarak Kilikya Bölgesi ile komşu bölgeler arasındaki kültürel ilişkileri incelemek ve  proje kapsamında Sirkeli Höyük’te şehirciliğin gelişiminin de ele alınmasi  amaçlanmaktadır . Ceyhan Nehri‘nin karşı yakasında bulunan, bir Ortaçağ Kalesi olan Yılan Kalesi, buradan geçen Bağdat demiryolu ve modern Otoyol, Sirkeli Höyük‘ten geçen bu tarihi yolun önemini  de göstermektedir.

Sirkeli Höyügü”nün üzerinde bulunduğu Kilikya Ovası her dönemde Anadolu , Kıbrıs ve Suriye üzerinden, Mezopotamya ve Mısır ile önemli ilişkilere sahipti. Bölgenin bu özelliği Kalkolitik Dönem‘den itibaren buluntulara yansımaktadır. Kalkolitik Dönem‘de bölgede bulunan seramik buluntuları, Kuzey Suriye ve Kuzey Mezopotamya‘yla benzerlik göstermekle beraber Orta Anadolu ile ilişkilidir. Bir kuzey Mezopotamya kültürü olan ‘Halaf Kültürü‘ ve onu takip eden ‘Ubaid Kültürü‘ Kilikya Bölgesi‘nde görülmektedir.

Prof. Dr  Mirko Novak 24 Mart 2011 de  Bern  Üniversitesinde  2011 Sirkelihöyük  Kazıları hakkında bir sunum verdi. Mirko Novak,  12 Ocak 2012 tarihinde yine Bern  Üniversitesi Hörsaal 114 de Suriye’de Bern Üniversitesi’nin uzun yıllardır  kazı yaptığı  Tell Halaf Höyüğ’ü hakkında seminer verecek.

_______________________________________________________________                                                                                                                             

Mazi Dağlarının Anatanrıçası
ve Ostern

 Arkeolog Cemal Özçelik

Bir önceki sayımızda değişik toplumlarda görülen ve anatanrıçaya denk gelen Ma kavramının çeşitliliği  ile Mezopotamya kavramının kaynakları üzerinde durmuştuk. Özellikle de Ma kavramından türeyen Mazi ve Maşu kavramlarını incelemştik. Ana ve onunla özdeş kabul edilen Güneş, Ay, su, ışık, ateş, yılan, ağaç  gibi kavramların; çok yerde birbirlerinin yerine kullanılabildiğini söyleyebiliriz.

Değişik halkların köken ve yaradılış mitoslarına baktığımızda, yukarıdaki öğelerin önemli bir yer kapladıklarını görürüz. Bu bağlamda belli coğrafik, astronomik ve kimi doğa olaylarına ilişkin olguların da bir birleriyle paralellik içinde ele alındıkları bilinmektedir.

Eski paleolitik devirlere kadar uzanan bir zaman dilimi içinde insanoğlu sürekli bir kimlik krizi içinde bulmuştur kendisini. Kendi yaşantısına dair çok az şeyi hafızasında biriktirip gelecek kuşaklara iletebildiği için, her zaman ‚‘‘Ben kimim‘‘ sorusuna yeterince açık bir yanıt verememiştir. Sadece genel olarak insanlığa dair köken meselesinde değil, en küçük toplumsal birim olan ailenin kökenine dair bile rivayetler çeşitlilik kazanmıştır. Teknolojinin, iletişimin hızla geliştiği günümüzün  post modern toplumunda bile insanlar hala köylerinin, aşiretlerinin kökenini merak edip hummalı bir uğraşın içine girmişlerdir. Toplum atomize olduğu oranda, daha dar kapsamda ‚‘‘Ben kimim‘‘ sorunuyla uğraşmaktadır.

On binlerce yıl önce, insanlığın daha geniş kapsamlı köken sorunlarıyla uğraştığını görmek oldukça şaşırtıcı. Sadece kendi klanlarının değil, tüm insanlığın ve doğada mevcut bulunan tüm nesnelerin varoluşsal sorunlarına kafa yormuşlardır. Belki de günümüz insanının elinde hazır kalıplar, şablon gibi dinsel veya ideolojik yanıtları olduğu için, bu tür şeyleri  kendisine daha fazla dert edinmemektedir.

Kökenin doğuşla, doğuşun da anayla bağlantısı kavranmaya başlandığından itibaren çeşitli insan toplulukları en eski ana, insanlığın ataanası üzerinde kafa yormaya başlamışlardır. Hayal dünyaları geniş olmakla birlikte, daha somut düşünme eğilimi ağır basmaktaydı eski çağlarda. Dolayısıyla bulmaya çalıştıkları bu ana figürünü daha çok doğada aramışlardır. Gök yüzündeki yıldız kümelenmelerini, taşın, ağacın, dağ veya dağ silsilelerinin doğal yollardan aldıkları şekillerde ana tanrıçayı görmek istemişlerdir. Şekil olarak kadını andıran coğrafik özellikleri kutsamış, oraları ziyaret yeri haline getirmiştir.

Ana tanrıçanın yurdu olan Mazi Dağı‘nda karşılaştığımız coğrafik bir şekil, bizlere kucağında coçuğunu, karnında bebeğini taşıyan anatanrıçayı andırmaktadır(Resim 1).  

Bu coğrafik ana bedeninin üzerinde de bilinçli, planlı müdahalelerle çeşitli eklemelerin yapıldığını görüyoruz. En belirgin olanı da; ana rahmi içine yerleştirilmiş yumurta biçimindeki elips dairedir. Onun içinde de, ölüm ve yeniden doğuşu sembolize eden bir  insan, daha doğrusu tanrı figürü yerleştirilmiştir. Bu kısmın ayrıntılarını bir sonraki sayıda ele alacağım.

Dağ silsilesinden oluşan bu ana tanrıça figürünün başı daha ziyade bir reptilin(sürüngenin) başını andırıyor. Özellikle Sümerlede yaygın olan sürüngen başlı  ve kucağında, bazen de karnında çocuk taşıyan kadın heykellerinin kaynağı hep merak konusu olmuştur. Kadın başlarının neden sürüngen başı biçiminde yapıldığı çözülemeyen bir bulmacaydı. Şimdi acaba bu heykelciklerin bu dağda(veya bunun gibi diğer coğrafik öğelerde) yansıyan ana figürüyle bir bağlantısı var mı diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Tanrıça görünümlü dağın boynuna takılmış kolyesi ise muhteşem bir görünüm arz ediyor. Bu obje, onu bir anadan kadına, daha doğrusu kadınsı, dişi bir varlığa dönüştürüyor. Gögüs  uçlarının da belirgin yapılması, onun hem anaç(emzirebilmesi için), hem de cazibeli kılıyor. Vücudun alt ve üst beden şeklinde bir kemer aracılığıyla ikiye bölündüğünü görüyoruz. Vagina kısmı ise oldukça belirgindir.

Ana rahminde yer alan yumurtaya gelince.. Geçen sayıda varlığın kaos halinde tohum veya yumurtadan geldiğine inanan halklardan bahsetmiştik. Afrikalı Dogon kabileleri, yumurtanın/tohumun 7 ışın halinde kabuklarını kırarak açıldığına inanırlar. İşin ilginç tarafı, anadan oluşan bu yumurta, açılıp yayıldığında ananın şeklini alır. Yani özünde ana da yumurtanın kendisidir. Günümüzde ‘’tavuk mu yumurtadan oluşur, yoksa yumurta mı tavuktan’’ sorununun aynısıyla karşı karşıyayız. Oysa bu soruyu bir ikilem şeklinde değil de, bir bütünlük halinde ele almak gerek. İkisi sonsuz bir döngü içinde bir birine dönüşür.

Dogonların büyük büyük annesi  Amma’nın doğurarak yarattığını bir önceki sayıda vurgulamıştık. Bu anlayış Sümerlerde de hakim. Ancak doğurma olayını mekanik tarzda algılamamak gerek. Amma, genişleyerek doğurur, yaratır. Başka bir deyimle çoğalır. Amma genişlyerek çoğaldığı için de, tohumun, yumurtanın kendisidir. Başlangıçta bir tohum, yumurta biçimindedir. Yarılıp yayılarak genişler ve bu anlamda doğurup yaratır.

Bu düşünce tarzı, modern fizikteki büyük patlama(Big Bang) teorisine de denk düşmektedir. Patlamayla birlikte genişleyerek yayılan bir evren modeli sözkonusudur. Evren belli bir zaman diliminde öyle büzülür ki, bir topaç kadar küçük, ama ölçülemeyecek kadar ağır ve yoğun bir konuma gelir. İşte bu yumurtayı andıran topaç, yoğunlaşmanın en üst sınırına dayandığında, patlamaya başlar. Bu, Big Bang anıdır. Ondan sonra da evren sürekli gelişip yayılmaya başlar. Yayılmanın son sınırına dayandığında ise, tekrar büzülme ve içe kapanma devri başlar. Taki yumurta biçimindeki topaç görünümüne kavuşana dek.

Ana tanrıça ile tohum veya yumurta arasındaki ilişkiyi, evrenin yoğunlaşıp topaç haline geldiği şekliyle,  patladıktan sonraki yayılmış şekli arasındaki ilişkiye benzetmek mümkün. Hangisinin diğerinden doğduğu görecelidir. Topaç evreni doğurur, evrense tekrar topaça dönüşür. Ve bu bir döngü halinde birbirini izler. Zaten , bir çok halkın mitolojisine göre tanrıçanın doğum yapmasının, onun kendi kendisini doğurması anlamına da geldiğini önceden ifade etmiştim. Keza Hintlilerde yılanlara bu bağlamda bir kutsallık ve bilgelik atfedildiğini de belirtmekte yarar var. Hint mitolojisine göre, yaratıcı tanrı, kobranın ağzından çıkan bir yumurtadan çıkar.

Burada doğuş ve ölüm, sadece maddenin şekil değiştirmesi, bir durudan başka bir duruma geçişiyle özdeştir. Gerçek anlamda ölüm ve yok oluş sözkonusu değildir.  Amma’nın iki kısma ayrılması, birin iki olmasıdır. İki, birden oluşur ve bu bağlamda bir ile iki özdeştir. İki, birin değişik variyantlarıdır. Düalizmdeki monizm, ya da monizmdeki düalizm de diyebiliriz buna. Bir ile ikinin toplamından ise üç oluşur. Bu yüzden bir çok toplumda üç sayısına kutsal özellikller atfedilir.

Eski Mısırlıların Güneş tanrısı Re de, yumurta biçimindeki güneşin içinden parlar. Tanrı Re, Güneş enerjisini(Shu veya Şu) uyanık tutarak, hayata sunulan bir nimet olan yumurtayı, yani Güneşi canlı tutar. (Buradaki Şu’yu, Hititlerdeki Şui-Güneş tanrısı- ile de kıyaslayabiliriz. Bu şekilde bir paralellik olduğunu söylemek mümkün).

Bu inancın izlerini daha sonraki kimi büyük dinlerde de bulmak  mümkün. Örneğin Hz. İsa’nın dirilme/göğe çıkma bayramı, Ostern adı altında yumurta bayramı biçiminde kutlanılmaktadır. Yumurta, İsa’nın şahsında insanlığın yeniden doğuşu ve doğanın yeniden canlanmasını, tazelenmesini sembolize eder.

İnsanoğlu, işin gerçeği, zaten yumurtadan doğar. Ancak insan embriyosunun içinden çıktığı yumurta gözle görülmemektedir. İnsanlar binlerce yıl boyunca, çeşitli yaratıkların(kuşlar, sürüngenler v.b.) yumurtayla ilişkilerini gözlemleyerek, bunun insanla da bağlantılı olabileceği sonucuna varmıştır muhtemelen.

Dogonlar, yeryüzündeki her şeyin kaynağı olarak gördüğü  yumurtayı, göklerdeki gezegenlerin yeryüzündeki izdüşümü olarak algılamışlardır. Özellikle de Sirus yıldızı bunda önemli bir rol oynamaktadır. Hatta mitolojilerde geçen Güneşin, daha ziyade Sirus yıldızı olarak düşünüldüğünü söylemek mümkün.

Sirus, birbirinin ekseninde dolaşan bir çift yıldızdır. Daha sonraki yıllarda, modern gözlem araçları sayesinde, çıplak gözle görülemeyen bir gezegenin daha bu eksende dolandığı keşfedilmiştir. Bu yüzden bunlara Sirus A, B ve C isimleri verilmiştir. Sirus, bu bağlamda ‘’Göğün göbeği’’ni teşkil etmektedir. Yeryüzündeki her şey buradan idare edilir. Sirus yıldızları da tıpkı yumurta gibi 7 titreşime, yani 7 ışığa sahiptir. Sirus A, Sirus B’den hacimce daha büyüktür, ancak sirus B daha ağırdır. Sirus A, adeta anatanrıçaya denk gelirken, Sirus B, karnındaki yumurtaya, yani bebeğe denk gelmektedir. Acaba Sirus C de, tanrıçanın kuçağındaki çocukla mı özdeş diye sormak istiyorum.

Mazi Dağındaki anatanrıça figürünün de 7 ışın gibi dışa doğru yayılan çıkıntılarının olduğu görülmektedir. Dağın karşısında ve çaprazında bulunan başka bir figür de, bize yine anatanrıça ile yumurta ilişkisini göstermektedir.(Resim 2)

. Bu resimde, yuvarlak bir çerçeve içindeki portre şeklinde oluşturulmuş bir kadın figürüne rastlamaktayız.

Mazi’nin, mitolojik Maşu dağıyla ilgili olabileceğini bir önceki sayıda vurgulamıştım. Kimi arkrolog ve filologlar Maşu’nin ‘’ikiz dağ’’ anlamına geldiği kanaatindedirler. Ma’nın anatanrıçanın ismi olduğu bilinmektedir. Hitit hiyeroglif yazılarında ‘’Dağ’’ kavramının bir kadın figürüyle yansıtıldığını görmekteyiz. Bu da anatanrıçanın kimi eski halklar tarafından tıpkı Güneş, Ay, su, v.b.’inde olduğu gibi, dağla da eş anlamlı kabul edildiğini göstermektedir. Bu çerçevede ‘’İkiz Dağ’’ı, ‘’İkiz tanrıça’’ olarak okumak da mümkün. Şu’nun ‘’Zo’’ya yakınlığı ilginç. Kürtçede Zo, zaten ikiz demek. Mazi, bu durumda bir nevi ‘’Mazo’’ ile de bağlantılı sayılabilir. Coğrafik yapıların isimlerindeki bu çeşitlilik ve çok anlamlılık, hem tek tek dillerin zenginliği ve çok yönlülüğüyle ilintili, hem de, bölgenin ard arda farklı dil ve kültürlere sahip halklar arasında el değiştirmesyle ilintilidir. Dolayısıyla sunduğumuz bu iki örnek de, bir nevi bir birlerinin ikizidirler.

________________________________________________________________

 İki film ve seyircisi

 

Çağdaş Günerbüyük

cagdas@evrensel.net

 Sinemacılar, eleştirmenler, birçok farklı açıdan filmleri değerlendiriyorlar da, izleyicinin yaptığı değerlendirme yine de her seferinde daha ilginç başka ayrıntılara dikkat çekiyor.
Entelköy Efeköy’e Karşı filminin Batman Film Festivali’nin kapanışındaki gösterimi, buna bir örnekti. Konu, bir Ege köyündeki köylülerle köye gelen anarşist “entel” topluluk arasındaki çatışmalar. Bunun, kültürel olarak epey farklı bir coğrafyada nasıl anlaşılacağı, merak edilecek bir mesele. Nitekim, Batman seyircisinin filmle kurduğu ilişki, epeyce politik bir yerden oldu.
Zaten bölgedeki ortalama seyircinin, filmin “hoşgörü” mesajını anlamayı bırakalım, daha ileriden desteklemekle ilgili bir sıkıntısı olmadığı açık. Birçok yerde seyirciler filmlerde küfürün çokluğu gibi meselelere takılırken, belki hoşgörü mesajını içselleştirdiklerinden, Batmanlılar buna takılıp tatlarını kaçırmamışlardı.
Filmin toplamdaki politik mesajı, buraya göre hafif bile kaçacak cinsten, önyargılarla hareket etmemek, çevreye sahip çıkmak gibi cümlelerle sınırlı, üstelik bunları da, pahalı bir kültür turizmi yaparak önlemek gibi hiç de antikapitalist olmayan çözümlere bağlıyor. Ama filmin aralarına, bunun daha ilerisinde, kapitalizm eleştirisine, köylülerin sınıf bilincine dair çözümlemeler bulunabilir ve bunu en iyi anlayacak seyirci topluluklarından biri herhalde Batman’daydı. Batman seyircisi buralara dikkat edip daha ince olanla ilgilenmeyi başarınca, Entelköy Efeköy’e Karşı, belki yurdun birçok yerindeki ortalama seyircinin yorumlayacağından çok daha ileri bir yerden ele alınmış oldu.
Bir başka örnek olarak Yangın Var, yine politik bir bakışla, bölgede daha titiz bir süzgeçten geçiyor. Batman’da da, filmin geçtiği Diyarbakır’da da Yangın Var üstüne sohbet edebildiğimiz seyirciler, filmde tam olmayan unsurlardan epey rahatsız. Diyarbakır’la ilgili birçok küçük esprinin doğru da olsa filmin akışı içinde oturmaması, filmin buralı izleyici tarafından bir türlü benimsenememesinin başlıca nedeni. Çünkü böyle olunca, doğallığın sekteye uğramasının, bölge insanına yönelik önyargıları kırmak yerine besleyeceğinden endişe ediliyor.
Aslında Yangın Var esasen Kürt olmayan izleyiciye yönelik olarak tasarlandığı için, filmin mesajının ne kadar etkili olduğunu Batılı izleyici üstünde ölçmek daha sağlıklı. Yine de, Diyarbakırlıları ve Diyarbakır’ı anlatan bir filme orada nasıl yaklaşıldığı, cevabı hak eden bir soru elbette.
Yangın Var’ın güncel tartışmalara dair bir politik film olduğu, örneğin Entelköy Efeköy’e Karşı’ya göre daha “tehlikeli” sularda daha sağlam bir yerde durduğu söylenebilir. Buna karşın, bölge izleyicisinin daha canı gönülden benimsediği bir film değilse, bunda filmin nitelikleri de izleyicinin hassasiyetleri kadar etkili olmalı.

______________________________________________________________

Yaşar Atan’a mektup

Sennur Sezer

Merhaba Sevgili Kardeşim Yaşar Atan,


Önce yeni kitabın için seni kutluyorum. Söylencelerin insanlığın yol göstericisi olduğunu yeni kitabındaki bir söylence yüzünden bir kez daha anladım. Doğrudan değil elbet, düşündürerek. En sevdiğim söylence ruh bilimde de bir durumun da adıdır. Oğulların analarına, kızların babalarına düşkünlüklerinin durumunu açıklayıcıdır: Oidipus. Söylenceyi çok hoş anlatıyorsun:
“Tebai Kraliçesi İokaste, hiç de hayıra yormadığı bir düş gördü gebeliği sırasında... Kocası Kral Layos’la (Laios) birlikte bu düşü yorumlaması için Ünlü Bilici Kör Teyresyas’a (Teiresias) başvurdular. Bilici, ‘Doğacak çocuğun öz babasını öldüreceğini ve kraliçe olan annesiyle evleneceğini’ söyledi”
Öykü bu kehanete inanılması yüzünden mutsuz ilerler. Kralla kraliçe doğan bebeği ayaklarını sakatlayıp dağ başına atarlar. Çocuğu bulan bir çoban onu bir başka saraya götürür. Bu çocuğun delikanlı olduğunda kralın öz oğlu olmadığını öğrenmesi kaçınılmazdır. Kendisiyle ilgili kehaneti de öğrenir. Ülkesi sandığı yerden kaçar, kaçmak istediği suçları işler… ama sonunda ortaya vefa sembolü bir kız çıkar. Antigone. Ölümün eşiğinde bile “Ben kin saçmak için değil, aşkı bölüşmek için geldim dünyaya!” diyebilen bir insandır o. İnsanların ölümde mezar hakkını savunur.
Kardeşim Yaşar Atan, söylenceler kimi zaman akraba hatta ikiz kardeştir. Sen bu söylencelerin günümüzdeki olayları açıklamakta ne ilginç biçimde yardımcı olabileceğini düşünüyor musun bilmem. Ben Argonautların peşine düştükleri altın postun gökten iniş öyküsünün kurban öyküsüyle akrabalığını düşünmeden edemem. Bilmiyorum sen bu söylenceleri yeniden yazarken söylencelerden üreyen masalları, Anadolu söylencelerini, bu söylencelerin Asya kökenli olanlarının birbirlerine benzerliklerini düşünüyor musun? Ben geçen gün Hagop Mintzuri’nin Turna Nerden Gelirsin’ini okurken “Al” inanışını gördüm. Ama bizdeki (ya da Asya’daki kabilelerdeki) gibi loğusalara musallat tek bir “Al Karısı” değil cinler gibi kalabalık “Al”lar var. Bir anlamda hortlaklar. Üstelik de gerçekten allar giyiyorlar.
Başka halklarınkini bilmem ama bizimkilerin inanışının insanları kendinden başka canlılara (mesela kedilere, köpeklere) iyi davranmaya zorlayan bir yanı var. Cinlerin ya da Türkçeyle “İyi saatte olsunlar”ın Kürtçeyle “Bizden İyiler” diye anılanların hayvan biçiminde göründüklerine, kabileleri olduğuna, kendilerine iyi davrananlara onların da iyi davranacağına inanmak, korku yoluyla da olsa doğayı korutmanın bir yolu. Bir de temizlik yanı var. Pis sular ortalıkta birikirse, orada tekinsiz varlıklar yaşarmış.
Neyse bu inanışlar kocaman söylencelerden elimizde kalan parçalar bence. Bir şalın, bir halının yırtık parçası gibi, renkli ama başı sonu belirsiz. Ya da bir kolyeden kopup düşen kırık bir boncuk gibi ışıltılı ama bir yere yerleşmeyince garip. Belki bu parçalar başka kıtaların söylencelerinin ara bağlantıları. Mesela Afrika’nın. Afrika’dan müziğiyle, inancıyla, ritüelleriyle neler gelmiş İstanbul’a… Bir ucu İzmir’de hâlâ yaşayan Afrikalı kölelerin kabak şenlikleri, kabakçı müzikleri yitmiş ama inançlarının birazı hiç olmazsa tiyatro eserlerinde yaşıyor. Sizin yazdığınız Akdenizli söylenceler ise masallarımızda boy gösteriyor: İnsanoğluna sevdalanan peri kızları, insanlara yaklaşan kızlarını cezalandıran peri padişahları, kılık değiştiren delikanlı periler…
Kardeşim Atan, iyi ki yazıyorsun mitolojiden öyküleri. İnsanlığımızı hatırlıyoruz. Varol.

  


 KISA....KISA..KISA

İdam edilen ‘asli unsurun’ hikayesi sahnede

OSMANLI ordusunda binbaşı olarak görev yapan Hasan Hayri Kangozade’nin Cumhuriyetin kurucu meclisinde mebus olarak görev alır.  Mecliste Lozan heyetine yaptığı Kürtçe konuşmasında Hasan Hayri, Kürtlerin azınlık olmadıklarını, cumhuriyetin asli kurucuları olduklarını, yani Kürtlerin bu cumhuriyetin ortağı ve sahibi olduklarından bahseder.

Sonrasında 1925 yılında Elazığ’da Mecliste Kürt kıyafetleri giyip konuşma yapmasının ardından kılık kıyafet kanununa muhalefet ve  Şeyh Sait isyanına katıldığı gerekçesi ile idam edilir. Cumhuriyetin kuruluşunda Kürtlere verilen sözler ve ardından Lozan  Konferansı’ndan sonra çoğulcu cumhuriyetin nasıl tek millet, tek dil anlayışı ile inkarcı bir sisteme dönüştüğünü anlatıyor. ‘Kayo Mıxenet’, Cumhuriyet Kurucu Meclis Mebusu Hasan Hayri Kangozade’nin gerçek hayat hikayesinden yola çıkarak dönemin meclis tutanaklarına dayanarak hazırlanmış.

Oyunda Kürtçenin Zazaca lehçesi kullanılmakta, ancak Türkçe üst yazı mevcut. Ayrıca oyunun bazı yerlerinde döneme uygun sinevizyon görüntüleri  kullanılıyor.

Hasan Hayri Kangozade’yi Alişan Önlü’nün canlandırdığı ‘Kayo Mıxenet’ 6 Ocakta saat 20.00’de Seyri Mesel Sahnesinde. Oyun ayın 11’inde Tunceli Kültür Sarayında, 14’ünde Diyarbakır Cegerxwin Kültür Merkezinde sahne alacak